İsmimi söyle, ne olur...
“Sabahın ilk ışıkları ile yola çıkar tekrar zaman. Durmuş kalbini, tekrar çalıştırır. Ama şiirselliğe karşıdır da, aşk zaman tanımazsa, zaman da aşkı tanımaz işte… Ben akarım, arkamdan da aşk koşturur der. Susar…
Aşk da koşturur peşinden, ne yapsın başka bir şey gelmez elinden…”
Mumları söndürmenin zamanı gelmişti. İlk değildi bu acıları ama çok önceden de tanımazdı aşk cümlelerini. İlk defa kaptırmıştı kendini Kemal aşka. Belki de ilk defa duyuyordu bu acıyı. Ama daha öncesinden de hiç bir şey yaşamamış bir insan değildi. Yaşadı, bu kadar değil…
Sabah saat 6 olmuştu ve ortalık tekrar aydınlanmaya başlamıştı. Acaba kaç güden beri uyumuyordu, onu düşünüyordu? Uykuyu unutmuştu. Sadece birazcık uzaklaşma fırsatı veriyordu ona ama dahasını vermiyordu. “Ben korkak değilim” diyerek uyumayı da reddetti. Uyumak, kaçmaktı sonuçta. Ama yine de merak ediyordu kaç günden beri uyumadığını. Saymaya çalıştı ama matematik zekasını, sayamayacak derecede yitirmişti. Önce kafasında saydı, olmadı. Sonra elleri ile saydı, o da olmadı. Takvim bulmaya çalıştı bulamadı… Bulsa ne olacaktı ki zaten, en son ne zaman takvime bakmıştı? Ayrı bir muğlâk…
Penceresini açtı, sıcak bir yaz günü ona “merhaba” diyordu. Kabul etmedi bu teklifini yeni günün. Ne de olsa, aşk acısı çekiyordu ve bu acı ancak soğuk günlerde, gecelerde çekilirdi. “Bari bir nefes al, içini aç. Aç ki daha da düşünerek acı çek” dedi güneş, sadece sustu. Ama onun tavsiyesini de yerine getirmek zorundaydı… Sonuçta güneş’ti konuştuğu ve onun istediğini yapmazsa, aşkının acısını çekmesi için rahat bırakmazdı onu…
Her zaman ki şeyleri yaptı, masasından kalktı, bir 3lü sardı, müptelasıydı onun artık. Üstelik yetmemeye başlamıştı artık ot ona fakat ilerisi ürkütüyordu onu. Yine sustu, yine sadece susabildi. Zaten ot anca sustururdu onu…
Her cigarayı köklediğinde, ayrı bir âlemde uyumaya dalıyordu. Belki de uyumayı bundan reddetmişti. Çünkü uykusunu cigarayla alıyordu artık o…
“Kalbimin şekli bu muydu benim?” diye sordu sarı bir sıvıdan olan aynanın karşısında. Sorduğu anda göğsü açıldı, şimdiki kalbini gördü. Biraz baktı, kapanmasını istedi kapandı. Gözünün önündeydi ama hala kalbi, ne iğrenç hal almıştı artık, kan vardı içinde. Oysa ki eskiden kan yoktu, sadece sevdiğiyle doluydu kalbi. Kan akmazdı kalbinden, sevdiği akardı…
Bağırdı aynaya-ya da sıvıya-:
- Eski halini de göster!
- Göstermem , diyerek konuştu sıvı- ya da ayna-
- Neden?
-Çünkü hepsi aynı!
-Yalan söylüyorsun, eskiden onunla akardım ben!
-sen bir geri zekalısın…
“geri zekalı… Geri zekalı…”
Uyanmaya başlıyordu sanırsa, gözlerindeki ağırlık iniyordu ama hala ayna vardı karşısında.
“Allah Allah…”
Oysa ki, Allah’ın adını anmayalı ne kadar zaman olmuştu. Sevdiğinden önce anardı sürekli, şükretmesini bilirdi. Ama o felaketten sonra… Anmaz olmuştu adını. Sadece onun değil, kendi adını bile anmaz olmuşutu…
Gerçekten adı neydi onun? Kendini hep ben olarak görüyordu uzun süreden beri, adını dahi unutmuştu. Cüzdanında var mıydı adı, bilmem belki vardı belki yoktu. Ama hiç cüzdanına bakmak gelmedi aklına…
Tek bir yer ona gerçek cevabı verebilirdi. Sarı, sıvı ayna…
Zulasnı kontrole gitti, ismini öğrenmek için adeta çıldırıyordu. Neydi ismi??
Bitmişti, ama parası kalmıştı. Sanırım en son bilgisayarını satmıştı. Başka da bir tek masası, yatağı ve kendisi kalmıştı…
Çıkıp almalıydı…
Çıktı, otomatiğe bağlanmış bir şekilde yoldan aşağıya sallandı. Taksi tuttu, “koleraya” dedi…
- Lütfen bekleyin.
- Tabi ki.
Zaman yine akıyordu, üstelik mumlar da erimişti. Aynı onun gibi. Kolerada indi, çingenelerin arasından laf yiye yiye geçti. Ağır ağabeylerin, şarabına ekmek banıp kahvaltı yaptıkları saatti.
-Bu sefer geç kaldın. Az içme, kafan yorulur.
-Mal ver.
-Aynısından?
-kesmiyor, daha kuvvetli.
Aynayla ilişkisinin kuvvetlenmesinin zamanı gelmişti. Bunun için daha çok aynanın yanında kalmalıydı. Daha kuvvetli olmalıydı…
-Al bu otu. Öldürme kendini. Açıldıktan 10 dakika sonra bunlardan 2 tane at. Rojdur bunlar, süründürmez…
-Her ne haltsa, sus ve ver.
-Para?
-Al.
-Eyvallah güzelim…
Taksiye bindi tekrar, “Beni aldığınız yere bırakır mısınız?” dedi. Şoför başını sallamakla yetindi. Taksiden indi, eve girdi. İyice sabırsızlanmıştı. Adının ne olduğunu hatırlamak istiyordu. Ama boş cigaralıkla zaman geçiremezdi. Hmen odasına girdi, her zamanki yere oturdu. Düşündü-daha doğrusu düşünmeye çabaladı ama başaramadı…-
Damakları kurumuştu, susamıştı ama su i,stemiyordu canı. Sadece adını bilmek istiyordu. Neden bu gizem perdesi inmişti beynine? Neden? Neden, neden, neden?
Oysa ki ne kadar güzel günlerdi, ne güzel cümlelerdi… Ne güzel hitaplar vardı sevdiğiyle, “aşkım”la başlayan her cümle… Yine sustu, zaten konuşacak kimse yoktu ki…
Esrar baktı, haplara baktı. 2 tane roj’u düşünmeden sallayıverdi boğazına. Yerinde, tekrar uykuya daldı, zamanı yine bilmeyerek.
- Ben geldim.
- Neden?
- Seni merak ettiğimden.
- Ben demek, sen demek.
- Biliyorum. Ondan geldim ya ben de.
- Sen bir geri zekalısın.
- Bırak şimdi sıfatları. Adım ne sen bana onu söyle.
- Sen bir geri zekalısın.
Neden sürekli bunu söylüyordu bu geri zekalı ayna. Kapa çeneni ve adımı- ya da adını- söyle!
- Kes sesini ve adımı söyle- ne kadar geri zekalı bir cümle…-
Gözleri açılmaya başladı. Hay bin şeytan! İki tane daha attı…
- Konuşsana be adam-ya da kadın-!
- Ne istiyorsun?
- İsmimi…
- Kendine acımıyorsun değil mi?
- Acımıyorum, sadece ismimi istiyorum.
- Kapa çeneni, geri zekalılar ismiyle anılmaz. Sadece sıfatlarıyla konuşurlar.
- İsmim yok mu yani?
- Var, ama sende gizli.
- Yani sende.
- Evet, bende.
- Söyle o zaman.
İki tane daha, hatta dört tane.
- Konuş, ismimi söyle bana.
- Olmaz, senin ismin yok artık Allah katında. Sen inkârcılardansın…
- Ben Allah’ı inkar etmedim.
- Şu anda ediyorsun.
- Etmiyorum.
- Ettin bile, bak oradaki karanlık inkar meleğin. Şimdi onunla gitmek zorundasın…
- Neden?
- Çünkü aşırı dozdan öldün.
- Ölmedim, yaşıyorum ben.
- Sonuna geldin, bekliyor seni orada.
- Neden?
- Sus ve git artık. Ona hesap vereceksin. Benden bu kadar…
- Peki, hoşça kal…
- Sen de… Ama senin pek hoş kalacağını zannetmiyorum.
- Ben de…
Sadece sustu yine. Hesaplarını düşündü. Cehennemdeki günlerini de…
- Ne olmuş.
- Aşırı doz hap.
- Geçmiş?
- Ziraat mühendisi. Üniversitede uyuşturucu kullanmış. Eşi sayesinde çıkmış bataktan. Eşinin ailesi de farkındaymış durumun ve hiçbir zaman istememişler. Hatta adamı evlatlıktan bile reddetmişler. Hamile kalmış daha sonra. Bir gece eğlenceden eve dönerken kaza geçirmişler. Üç candan sadece o kurtulmuş. Adam ölmüş, çocuğu da düşürmüş. Kocasının ailesi onu sorumlu tutmuş oğullarının ölümünden. Bu gün eski kayım pederi hatasını anlayıp özür dilemeye gelmiş. Kapıyı çaldığında kimse cevap vermemiş. Tam arkasını dönüp gidecekken içeriden bir ses duymuş. Kapıyı kırmış ve kadını bu halde bulmuş. Sonrasını biliyorsun…
- Garip.
- Esasında değil, bu kadar masallara inanan bir insanın sonu bu olur. Düşlediği aşk sadece masallarda var ve gerçek dünyada sadece masallara inanmayanlar mutlu olur.
- Haklısın. Peki ismi ne?
- Çiğdem… Çiğdem Payat…