Google
..Eğer bir şiir yazarsan, hayat şarkılardan ibarettir.. BERK - Blogcu



« Önceki |

19/12/2006

İsmimi söyle, ne olur...

“Sabahın ilk ışıkları ile yola çıkar tekrar zaman. Durmuş kalbini, tekrar çalıştırır. Ama şiirselliğe karşıdır da, aşk zaman tanımazsa, zaman da aşkı tanımaz işte… Ben akarım, arkamdan da aşk koşturur der. Susar…

Aşk da koşturur peşinden, ne yapsın başka bir şey gelmez elinden…”



Mumları söndürmenin zamanı gelmişti. İlk değildi bu acıları ama çok önceden de tanımazdı aşk cümlelerini. İlk defa kaptırmıştı kendini Kemal aşka. Belki de ilk defa duyuyordu bu acıyı. Ama daha öncesinden de hiç bir şey yaşamamış bir insan değildi. Yaşadı, bu kadar değil…

Sabah saat 6 olmuştu ve ortalık tekrar aydınlanmaya başlamıştı. Acaba kaç güden beri uyumuyordu, onu düşünüyordu? Uykuyu unutmuştu. Sadece birazcık uzaklaşma fırsatı veriyordu ona ama dahasını vermiyordu. “Ben korkak değilim” diyerek uyumayı da reddetti. Uyumak, kaçmaktı sonuçta. Ama yine de merak ediyordu kaç günden beri uyumadığını.  Saymaya çalıştı ama matematik zekasını, sayamayacak derecede yitirmişti. Önce kafasında saydı, olmadı. Sonra elleri ile saydı, o da olmadı. Takvim bulmaya çalıştı bulamadı… Bulsa ne olacaktı ki zaten, en son ne zaman takvime bakmıştı? Ayrı bir muğlâk…

Penceresini açtı, sıcak bir yaz günü ona “merhaba” diyordu. Kabul etmedi bu teklifini yeni günün. Ne de olsa, aşk acısı çekiyordu ve bu acı ancak soğuk günlerde, gecelerde çekilirdi. “Bari bir nefes al, içini aç. Aç ki daha da düşünerek acı çek” dedi güneş, sadece sustu. Ama onun tavsiyesini de yerine getirmek zorundaydı… Sonuçta güneş’ti konuştuğu ve onun istediğini yapmazsa, aşkının acısını çekmesi için rahat bırakmazdı onu…

Her zaman ki şeyleri yaptı, masasından kalktı, bir 3lü sardı, müptelasıydı onun artık. Üstelik yetmemeye başlamıştı artık ot ona fakat ilerisi ürkütüyordu onu. Yine sustu, yine sadece susabildi. Zaten ot anca sustururdu onu…

Her cigarayı köklediğinde, ayrı bir âlemde uyumaya dalıyordu. Belki de uyumayı bundan reddetmişti.  Çünkü uykusunu cigarayla alıyordu artık o…

“Kalbimin şekli bu muydu benim?” diye sordu sarı bir sıvıdan olan aynanın karşısında. Sorduğu anda göğsü açıldı, şimdiki kalbini gördü. Biraz baktı, kapanmasını istedi kapandı. Gözünün önündeydi ama hala kalbi, ne iğrenç hal almıştı artık, kan vardı içinde. Oysa ki eskiden kan yoktu, sadece sevdiğiyle doluydu kalbi. Kan akmazdı kalbinden, sevdiği akardı…

Bağırdı aynaya-ya da sıvıya-:

- Eski halini de göster!
- Göstermem , diyerek konuştu sıvı- ya da ayna-
-  Neden?
-Çünkü hepsi aynı!
-Yalan söylüyorsun, eskiden onunla akardım ben!
-sen bir geri zekalısın…

“geri zekalı… Geri zekalı…”


Uyanmaya başlıyordu sanırsa, gözlerindeki ağırlık iniyordu ama hala ayna vardı karşısında.

“Allah Allah…”

Oysa ki, Allah’ın adını anmayalı ne kadar zaman olmuştu. Sevdiğinden önce anardı sürekli, şükretmesini bilirdi. Ama o felaketten sonra… Anmaz olmuştu adını. Sadece onun değil, kendi adını bile anmaz olmuşutu…

Gerçekten adı neydi onun? Kendini hep ben olarak görüyordu uzun süreden beri, adını dahi unutmuştu. Cüzdanında var mıydı adı, bilmem belki vardı belki yoktu. Ama hiç cüzdanına bakmak gelmedi aklına…

Tek bir yer ona gerçek cevabı verebilirdi. Sarı, sıvı ayna…

Zulasnı kontrole gitti, ismini öğrenmek için adeta çıldırıyordu. Neydi ismi??

Bitmişti, ama parası kalmıştı. Sanırım en son bilgisayarını satmıştı. Başka da bir tek masası, yatağı ve kendisi kalmıştı…

Çıkıp almalıydı…

Çıktı, otomatiğe bağlanmış bir şekilde yoldan aşağıya sallandı. Taksi tuttu, “koleraya” dedi…

-   Lütfen bekleyin.
-   Tabi ki.

Zaman yine akıyordu, üstelik mumlar da erimişti. Aynı onun gibi. Kolerada indi, çingenelerin arasından laf yiye yiye geçti. Ağır ağabeylerin, şarabına ekmek banıp kahvaltı yaptıkları saatti.

-Bu sefer geç kaldın. Az içme, kafan yorulur.
-Mal ver.
-Aynısından?
-kesmiyor, daha kuvvetli.

Aynayla ilişkisinin kuvvetlenmesinin zamanı gelmişti. Bunun için daha çok aynanın yanında kalmalıydı. Daha kuvvetli olmalıydı…

-Al bu otu. Öldürme kendini. Açıldıktan 10 dakika sonra bunlardan 2 tane at. Rojdur bunlar, süründürmez…
-Her ne haltsa, sus ve ver.
-Para?
-Al.
-Eyvallah güzelim…

Taksiye bindi tekrar, “Beni aldığınız yere bırakır mısınız?” dedi. Şoför başını sallamakla yetindi. Taksiden indi, eve girdi. İyice sabırsızlanmıştı. Adının ne olduğunu hatırlamak istiyordu. Ama boş cigaralıkla zaman geçiremezdi. Hmen odasına girdi, her zamanki yere oturdu. Düşündü-daha doğrusu düşünmeye çabaladı ama başaramadı…-

Damakları kurumuştu, susamıştı ama su i,stemiyordu canı. Sadece adını bilmek istiyordu. Neden bu gizem perdesi inmişti beynine? Neden? Neden, neden, neden?

Oysa ki ne kadar güzel günlerdi, ne güzel cümlelerdi… Ne güzel hitaplar vardı sevdiğiyle, “aşkım”la başlayan her cümle… Yine sustu, zaten konuşacak kimse yoktu ki…

Esrar baktı, haplara baktı. 2 tane roj’u düşünmeden sallayıverdi boğazına. Yerinde, tekrar uykuya daldı, zamanı yine bilmeyerek.

-   Ben geldim.
-   Neden?
-   Seni merak ettiğimden.
-   Ben demek, sen demek.
-   Biliyorum. Ondan geldim ya ben de.
-   Sen bir geri zekalısın.
-   Bırak şimdi sıfatları. Adım ne sen bana onu söyle.
-   Sen bir geri zekalısın.

Neden sürekli bunu söylüyordu bu geri zekalı ayna. Kapa çeneni ve adımı- ya da adını- söyle!

-   Kes sesini ve adımı söyle- ne kadar geri zekalı bir cümle…-

Gözleri açılmaya başladı. Hay bin şeytan! İki tane daha attı…

-   Konuşsana be adam-ya da kadın-!
-   Ne istiyorsun?
-   İsmimi…
-   Kendine acımıyorsun değil mi?
-   Acımıyorum, sadece ismimi istiyorum.
-   Kapa çeneni, geri zekalılar ismiyle anılmaz. Sadece sıfatlarıyla konuşurlar.
-   İsmim yok mu yani?
-   Var, ama sende gizli.
-   Yani sende.
-   Evet, bende.
-   Söyle o zaman.


     İki tane daha, hatta dört tane.

-   Konuş, ismimi söyle bana.
-   Olmaz, senin ismin yok artık Allah katında. Sen inkârcılardansın…
-   Ben Allah’ı inkar etmedim.
-   Şu anda ediyorsun.
-   Etmiyorum.
-   Ettin bile, bak oradaki karanlık inkar meleğin. Şimdi onunla gitmek zorundasın…
-   Neden?
-   Çünkü aşırı dozdan öldün.
-   Ölmedim, yaşıyorum ben.
-   Sonuna geldin, bekliyor seni orada.
-   Neden?
-   Sus ve git artık. Ona hesap vereceksin. Benden bu kadar…
-   Peki, hoşça kal…
-   Sen de… Ama senin pek hoş kalacağını zannetmiyorum.
-   Ben de…

Sadece sustu yine. Hesaplarını düşündü. Cehennemdeki günlerini de…



-   Ne olmuş.
-   Aşırı doz hap.
-   Geçmiş?
-   Ziraat mühendisi. Üniversitede uyuşturucu kullanmış. Eşi sayesinde çıkmış bataktan. Eşinin ailesi de farkındaymış durumun ve hiçbir zaman istememişler. Hatta adamı evlatlıktan bile reddetmişler. Hamile kalmış daha sonra. Bir gece eğlenceden eve dönerken kaza geçirmişler. Üç candan sadece o kurtulmuş. Adam ölmüş, çocuğu da düşürmüş. Kocasının ailesi onu sorumlu tutmuş oğullarının ölümünden. Bu gün eski kayım pederi hatasını anlayıp özür dilemeye gelmiş. Kapıyı çaldığında kimse cevap vermemiş. Tam arkasını dönüp gidecekken içeriden bir ses duymuş. Kapıyı kırmış ve kadını bu halde bulmuş. Sonrasını biliyorsun…
-   Garip.
-   Esasında değil, bu kadar masallara inanan bir insanın sonu bu olur. Düşlediği aşk sadece masallarda var ve gerçek dünyada sadece masallara inanmayanlar mutlu olur.
-   Haklısın. Peki ismi ne?
-   Çiğdem… Çiğdem Payat…

11/11/2006

Cennet ve Cehennem Danışmanlığı

Bakmayın başlığa, öyle egzantrik bir hikaye değil. Sadece bizleri içeren bir şeyler...

          Cennet ve cehennem arasında kaybolan doğruların içinde, köşelere saklanmış bir yudum sudur insan ve şiirlerle şarkıları karıştırır birbirine. Hayat ise sadece bir oyundur, köşe kapmaca misali. Kaparız, saklanırım, yoksul güllerin içinde...

          Eğer, şu anda bulunduğun masada oturabiliyorsan, ya da bu yazıyı okuyabiliyorsan, bu benim sayemdedir. Benim beynimin içindeki oyundasın demektir. Bu oyunu sadece ben yönlendirebilirim. Ben cümlelere devam ettikçe, sen de peşinden gidersin. Makine misali durur, sonra yine okumaya devam edersin. Ya çarpılırsın yazdıklarımdan, ya da umarsamadan kapatırsın.

          Cennet ve cehennem arasında kaybolan insanlar, bazen, okuyarak ararlar yönlerini. Ya savruk şiirlerde, ya da bunun gibi ince yazılarda. Bizim ise görevimiz zordur. Hayal yazarız onlara dair bazen, bazen gerçek olur karşılarını vururuz. Kaşları çatar bizimle bazen, bazen de ölürler gülmekten. İşte, bizim işimiz bundan zordur. Yazarlar, ya melek oluruz ya da zebani...

21/10/2006

Kırmızı bir çizgi...

Kolay nefes alamadığımı hissetmeye başladım yavaş yavaş. Kırmızı bir çizginin tepesinde, hayatın mutluluk oyunu ile mutsuzluk trajedisi arasında yürüyorum. Hayatın karşıma sundukları beni mutluluğa çekerken, ben gotik bir havada kendimi mutsuzluğun içine doğru çekmeye çalışıyorum.

Rahatın içime işlemesi- belki de rahat denen kavramın, benim lugatımda çok farklı olması- itiyor sanırsam beni o tarafa. Canımın içinde, bir can daha taşırken, o canı içimde kırıyorum. Anlamsız ve mantıksız cümlelerle, bir dışa vurum ooluşuyor. Ben yine kırmızı çizginin üzerindeyim ama bu sefer yerde sürünüyorum. Çünkü canım yanıyor, acıtıyor canımı; canımın içindeki canı, canımın içinde kırmak. Sararmış kuru bir yaprak gibi, bana göre çınar misali olan bedenimden düşmesini ve o dev çınar gibi hiç bir şey yapamayışımı düşünüyorum. Olmasından korkup, kendime çeki düzen vermeye çalışıyorum. Oysa ki ben neden böyle olduğumu biliyorum, ancak kimseye söyleyemiyorum. Dokunamıyorum ona, canımın içindeki cana..

Şu anda, bir damla yağmurun yağarken aldığı zevkleri hissediyor gibiyim. Toprakla tanıştığı ya da okyanısa karıştığı... Ya dokunmayı özlüyorum yani, ya da onunla aynı kaba sığmayı. İşte bu yüzden ya benim, bütün kaçışlarım. İşte bu yüzden ya benim kızgınlığım, hırçınlığım, haykırışlarım.

Kolay nefes alamadığımı hissetmeye başladım yavaş yavaş. Kırmızı bir çizginin tepesinde, hayatın mutluluk oyunu ile mutsuzluk trajedisi arasında yürüyorum. Hayatın karşıma sundukları beni mutluluğa çekerken, ben gotik bir havada kendimi mutsuzluğun içine doğru çekmeye çalışıyorum. Ancak, biliyorum ki; bugünlerin de sonu var. Ne okyanusa karışmak, ne de toprakla tanışmak... Hiç biri o günün, bütün herşeyim geçiceği günün hazzını eremez bana. Biliyorum, bitişleri hiç beceremiyorum yazılarımda. Ama şimdi, son sözlerimle bitiriyorum bu yazıyı:

Bir kırmızı çizginin üzerinde seni bekliyorum. Geliceksin, biliyorum. Son bulucak bütün bu hırçınlıklar, haykırışlar. Şimdi bekliyorum ki, kırmızı çizginin üzerinden çek al beni. Ulaşayım seninle sonsuza.

Yazdığım her kelime ise; semimle Sonsuzluğa...

2/10/2006

Güllerin Dikeni

"Şimdi bir mum daha yaktın içimde,
Bir kere daha aşık oldum sana işte..
Zaman ise şimdi ceplerimde,
Akmak için bekliyor seninle her saniye.."

 

Kapkaranlık odamda otururken, ruhum senin yanında dolaşıyor işte. Kırmızı papatyalar yaptım kalbimde, yetinmedim mora boyadım onları. Gittim bakakaldım yağmura, o sırada bir fotoğraf daha geçti önümden enstantanesi olmayan..

 

Bir elimde kaldırım gülleri, bir elimde şarap. Ruhum ise, hicran.

 

Mis gibi senden kokuyor işte odam, bakıp bir daha bakabiliyorsam resmine sana daha da bağlanmışım. Sonbaharın, manik- depresif duygularını ise attım şimdilik içimden. Sadece seni özlüyorum, o kadar..

 

Bir elimde kaldırım gülleri, bir elimde şarap. Ruhum ise, hicran.

 

Şimdi bir elmde kaldırım gülleri var ama ben onların ne olduğunu bilmiyorum. Bir teyze geldi, sıkıştırdı elime bunları. Ne olduğunu sorunca ise, "Her bir yaprak tanesinde, sevgiline olan aşkını büyüteceksin. Büyüteceksin ki, kaldırımlara mahkum olmayasınız. Kokladıkça beni hatırlayasın, sevdiğine daha da aşık olasın."

 

Teşekkür ettim teyzeye, başka bir şey gelmedi elimden. Cebimde para yoktu, para da veremedim. Farketti, sustu. Sonra dikenlerinin olduğunu, parmaklarımın acısıyla keşfettim. Eczaneye gittim, "Hayal Eczanesi"e.

 

Sordum ordaki büyücüye, "parmaklarım yanıyor bana bir ilaç ver" diye. "Ya da sarmala şu yaralarımı."

O'da "O yaraların ilacı bende yoktur, satılmaz. Derdin belli değilse, derman da bulunamaz. Ben büyücü de değilim. Kırmızı asalarım var benim. Oysa büyücülerde siya asalar vardır. Hem bak şimdi asamı da mor'a batırıyorum. Hadi şimdi bir bakkala git, en dandik şaraplardan bir tane al ve o kadanlık odana geri dön. Orada ilaç etkisini gösterecektir.". Tamam deyip çıktım oradan.

 

Gittim ki bütün bakkallar kaplı. Tek bir bakkal var açık, ama orası da yeni açılmış. Evimden 10 metre ileride, fakat ben bilmiyordum. İsmi de ilginçti, belki de sıradandı ama dikenler işte... Sarhoş gibiydim. "Biçki-dikiş  Şaşırdım, dikenlerden olsa gerek diye düşündüm. Bakkala girdim, derdimi anlatmaya başladım:

 

"Yolda bir teyze gördüm, bana ismimi bile sormadan bu gülleri verdi. Bunlar ne diye sorduğumda Kaldırım gülleri dedi. Neden verdiğini ise sevdiğimi daha da sevmem için verdğini söyledi. Ancak bilmiyordum üstünde d,kenler olduğunu. Ellerimi kesti, yanıyor çok fazla. Hayal Eczanesi'ne gittim, o da bakkal bulup, şarap almamı söyledi. Aradım, taradım bir tek senin bakkalım açık. Şarap vericek misin bana?"

 

"Ben bakkalım, ama bir tek şarap satarım. Özeldir benim şaraplarım. Mahsenlerim büyülüdür, iksir midir peki benim yaptıklarım? Büyücü değilim ben, biçki dikiş bakkalının sayibiyim. Burda aşkları biçerim, söküklerini dikerim şaraplarımla. Dikenlerin yarasını da alır şaraplarım. Şimdi al bu şarabı, o güllerden birini de sevdiğine ver. Ver ki kokladıkça benim şarabımın tesiri artsın. İçine çeksin seni, yaralarını, içinde sarsın. Evine git şimdi. Odan karanlık, biliyorum. Zaten ondan oldu ya bu diken yaraları. Bir mum yak içeride, daha sonra dik bu şarabı. Ama sanma ki hemen geçer, yaraların acıları. İçtikten sonra güllerden birini ver sevdiğina, kokladıkça geçer o diken yaraları. Hadi şimdi yolun açık olsun."

 

"Ya para?"

"gerek yok.."

 

Evime yürümeye başladım, ama yaralarım büyüyor bir taraftan. Yürüken kaldırmlarda güller gördüm, solmuş. Ellerimdekiler ise dah cap canlı. Odama girdim karanlıktı, gülleri kokladım, şarabı açtım. Havalansın diye bekledim. Resimlerine baktım bir yandan sevdiğimin. Sarhoş oldum, baktıkca bakasım geldi geldi resimlere. Mum yaktım, farklı yandı mum, içimden, kalbimden verdim ateşini. Baktım ki olmayacak, diktim şarabı. İçim mayhoş oldu, ama acılarım geçmedi. Ben kokladım gülleri, yine geçmedi... Bir not yazdım:

 

"Bir şiir oldun şimdi şarkılarımda. Ama ellerimi güllerin dikenleri kesti bugün. Tedavim ise seninle. Sen gülleri kokla ki geçsin yaralarım. Şimdi elimdeki şarabı kafama diktim, gelmeni bekliyorum..."

 

Şimdi ise, sevgilimi bekliyorum. Gel al güllerini, kokla. Kokla ki geçsin yaralarım, yalvarıyorum sana..

 

Bir elimde kaldırım gülleri, bir elimde şarap. Ruhum ise, hicran.

 

Gel artık, bekliyorum...

20/9/2006

Olmayan papirus kağıtlarının üstüne, olmaya ant içmiş, hayalbaz kalemlele yazdım bu gece düşlerimi. Şeb'e ulaşan muhterem sıfatlar, kararmış dünyalardan zenginliklere doğru geçişler yapmış. Bayağı dramalar, hayatımızın içinden birer kesit mi?

 

Dışarıdaki bank'ın üstünde, marjinal bir jazzcı, blues rüzgarı ile kavga ediyor. Kapalı kapılarından ardında ise ben onları izliyorum. Vay düşlerime, vay şarkılardaki benliğime, vay kara kışlara, sonbaharlara..

 

Dalga dalga dalgalanan hayat esintilerinden, bir yüz bakıyor şimdi bana. Bu esintileri dikine gittikce, "bana doğru gel" diyordu. Gittikce ışıldıyor ve güneşimi buluyordum. Hayatın delgeç niteliğindeki çığlıkları arkamda kalıyor, canımdan bir parça daha veriyordum ona. Kızarmış, hatta yanmaya yüz tutmuş kalpler, kaderlerini yaşamak uğruna yüzlerini önlerine eğerler.. Kapı gıcırtısında bile oyayan kediler ise, yavaş yavaş şapkalarının altındaki yeni numaralarını çıkartmaktadırlar.

 

Gölgeler koşturuyor peşimden, ben ise onun gölgesine saklanıp; " al beni içine" diye haykırıyorum. Alsın ki kurtulayım bu dörtyol ağzından. Kurtulayım, hayallerin yaşanmışlıklarla kesişmediği bu korkutucu dünyadan. Kapkara bir leke olup konsa da bedenime bu çile, sadece onun için katlanıyorum bu işkenceye.

 

Bitiş paragraflarını sevmem, aramam daha derin bitişleri. Etkileyici bir bitiş, intaharın son demidir zaten. Paragrafların bitimi de ruhsal bir intahar olmalı. ruh ve akıl birer taraf olmuş zaten benimde. Taraflar mutabakata varamazsa, işte paragrafımın sonu gelir o zaman..

 

"Esintisi şimdi size kadar gelen esintilerle esen kalın."

19/9/2006

Bir Patlama!

Zorlanan zaman, ensest ilişkileriyle beni de içine almaya çalışma artık. Kapasitemin dışında olduğunu idda edip durma. Karşılıklı şarap içmişliğimiz var, yapma bunu. Rİca ediyorum senden. Yoksa seninle ilişkimi kesmek zorunda kalıcam. Neden yani, acı çektirmeye çalışıyorsun hala? Ben şükrediyorum oysa, bak dokunabiliyorum hala sana. Tutuyorum seni, anı doyasıya yaşıyorum. Kaçış yolları aramıyorum senden. Cesurum, patlamam sade sana değil..

Ya sen kader, neden sürekli tersliyorsun beni. Ama yine de şükür, elinden tutabileceğim, yokluğunda ona sarılabileceğim bir sevgilim var. O benim diğer bedenim, ne kadar üstümde ameliyatlarda bulunmaya çalışsan da ben ona sarılır, sana ağlarım. Akıtırım içimdeki kirliliği sana. Nedir yani? Amacın ne? Biliyorsun, yenilmeyeceğiz sana, çünkü biz şüükrediyoruz, damarlarımız birlikte kan akıtıyor. Hem dostlarım da var benim, onlar da elimden tutuyor. Sen kaydırmaya çalışıyorsun ayağımı, sevgilim ve kardeşlerim tutuyor ellerimi. Sana inat susup, dimdiik duruyorum.

Hele sen aklım... Nedir senden çektiğim benim? Nedendir, bana çektirdiğin işgencelerim. Bak senin yüzünden başta kendim olmak üzere, bir sürü insanı kırdım. Saklanmaya çalışıyorum sayende. Neden ssürekli sorular soruyorsun ruhuma? O da safca uydu bu sefer sana. Sevmiyorum artık seni, hayata ve zamana karşı dimdik durabilmek için, dinlemeyeceğim artık sizi. Neden sordun bütün bu cümleleri? Akıl mıdır bana hayran, sen mi yani?

Dünümde, bütün gün sensiz geçirdim Anım artık dün. Kaçışlar yok artık, hayata sıkı sıkı sarılacağım, zamanı evcilleştireceğim, kadere dindik duracağım, aklım ise ne bok yerse yesin. Yaazdıkça yazacağım, yazdıkça aşkımı tazeleyip ellerini tutacağım Son Bestemin. Kurtuldum geçmişimden, artık hiç bir soru sorulmayacak ruhum sana..

Bu bir intahar mektubu belki. Yarım saat önceki Berk'i öldürdüm, yepyeni bir Berk var karşınızda. Geçmişi olmayan, geleceğe sımsıkı sarılan. Bütün güzel anılar ise hala kalbimde. Onlar küsmesin bana!

Esintisi şimdi size kadar gelen esintilerle esen kalın.

19/9/2006

Down to akıl, fikir soruşturması..

Cam kırıklarının altından geçen karıncalar gibiyim. Kararmış bedenimi, bacaklarımla kurtarmaya çalışır, balkonumda yazılar yazarım piti piti. Kırmızı suratlı bir kar maskesi döndü kalbime, ruh nedir?

Kardanadamlarla, zardanadamlarla konuşurum. Unutulan gökyüzlerinde, birer birer saydığım yıldızların hepsinde aynı anda bulunuyorum. Teller kesiyor parmaklarımı, çalarken uzaklardaki mechul gitarımı..

Cebri aleme, cebiri sordum: "Nedir ki" dediler. Düşkurma planlarımı yıktılar.

Bir Cebirsel düşler kurucu olarak, cebri reddiyorum. Bir son bulmalı bu hal, şimdi gölgelerime saklanmaya gidiyorum.

12/9/2006

Hayal kurmak bir sanattır. Şarkılarla birlikta, ayrı bir dünyada, yokluktan var edebilmenin damarlarıdır. Tüm sıfatlardan kurtulup, gölgelerin içinde ağlamaktır. Yağmur yağdığında, sevgilinin aklına gelmesi ve ağlandır. Göz yaşlarına da derman bulamamandır...

 

Boş bir yazının içinde, şairlerle dolaşmak, ruhunu yıkanmış gibi hissederken bir anda lekelendiğin aklına gelir hayallerden çıkmak. Dokunamadığın zamanlarda, bir yılan görmüüşcesine için ürperir. Ardı arkası kesilmeyen yazılar yazıp, resimler çizersin tüm isteklerinle. Olmazsa, üzülürsün.

 

Sabaha karşı nefes alamazsın acılarınla. Uyanırsın, boğulmak üzereyken, zorlanırsın. İçine bir kurt düşer, resimlerini arayıp, içine girmek istersin o güzel günlerin. Hayallerin yıkılması kadar acı verici çok az şey vardır... Acuçlarını farelerin kemirmesi gibi...

 

Kapalı kalmış kutucuklarda, hayaller kuruyorum şimdi ikimiz adına. Sakin, siyah sayfamda, bunları sana ulaştırmak istiyorum. Ama vazgeçiyorum, çünkü yaşandıkça daha da güzel olucak bunlar. Anlatmaya gerek kalmayacak.

 

Başlıksız hayal endeksleri bu kadar, şarkılarla kalın...

7/9/2006

İşte 3. ay...

3. ay...

Nasıl geçti de mi, koskoca 3 ay? 1 yılın tam 4 te biri. Acısıyla, tatlısıyla, yarasıyla, çiziğiyle, kalplere gömülenleri ile... Bakışların kimi zaman köz, kimi zaman ise serin bir deniz olduğu 3 koca ay... Atlatılan büyük ibareler, dertler, kederlerin yanı sıra güzel geçen-geçtiğe kızıp, yeniden yaşamak istediğimiz- günler, saatler, dakikalar, saniyeler ve anlar...

İkimiz de yıkıntıdan ibarettik. Bir birimizden önce yaşanılanların acısı, kalbimizi kemirmekteydi. Acı çekiyorduk, en ufak duygusal bir melodide bile o kötü günleri anımsıyorduk. Ağlamışlığımız fazlaydı. Nefretimiz, aşktan korkumuz da yanı sıra.. Haklıydık o zamanlar, çünkü bilmiyorduk birbirimizin karşısına çıkacağımızı.

Çıktık, hem de hiç beklemediğimiz bir anda. İlk önce beni vurdu aşk rüzarı. Sığınmak istedim yine korkularıma, gölgelerin ardında kalıp kaçmak istedim. Ancak çekti sana bir şeyler beni. Kan kırmızısı bir kalbin ortasına hapsetti beni. Kalplerimiz yer değiştirdi adeta. Bİr güvercin yakalamaya çalıştım, rezil oldum, sana sığındım.:) Sen bana kendini açtın, içini verdin. Korktum, korkuyordum gerçekten beni seviyor muydun diye. Kalbin dönmeye dayanamıyordu dünya gibi. Yavaş ama hızlı...

Benden ağır kalan bu beden senin yanında kendini tekrar bulmaya başlamıştı. Zaman tanecikleri, sevda sarhoşluğuyla kendimi verdiğim bu yolun dönüşü yok. Ya bu diyardan gideceğim, ya da bu yolu bitireceğim... Belki de kızıcaksın yine ama bu böyle. Ben seni kendimden üstün tutuyorum, diyorum ya benim aşkım çok farklı. Kendime laf edemiyorum senin hakkında, senin yaptıklarına kızamıyorum. Kızdığım zaman ise intaharım oluyor, ağlıyorum, utanıyorum, acıyorum ve acıtıyorum...

Bana olan sevginin azlığın şüphe edince, fener geliyor aklıma. Fenerde bana söylediklerin. Gözlerimin içine bakarak, utanmadan, sevgini ilk defa gözerinin içinde bu kadar net hissettiğim anı. "Onlardan farklısın." dediğin an'ı. Gözlerinin içinde yalanın ysini görmediğim an'ı...

Bir şiir yazalım ve onu kalbimize saklayalım bu gece. BERK bir sevdaysa bizimkisi, sen de istersen, her şeyi aşar ve geçer. Ne mesafe kalır aramızda ne de yoksun kalan hüzünlü bir aşk hikayesine döner bizimkisi..

 

"İyi varsın ve herşeye rağmen sen de yaşamımdasın!! Her şey için teşekkürler sevgilim... Umarım zaman da birlikte savrulur ve böyle yıllarımızı sayarız.."

Umarım sevgilim.. Seni seviyor, düşlerinde yerimi almak için yola çıkıyorum şimdi...

Berk

1/9/2006

Kulağımda hafif bir müzik var. Şarkılar bana hitab eder zaten. Şakır deli gönlüm, akvaryumlarımda yemlediğim fotoğraflar sana. Baktıkca bakasım gelir..

 

Fırtınamsın benim, sen estikce ben titrerim demiş birileri. İyi de etmiş. Sen estikce ben titriyorum, şarkıları titriyor, kalbim titriyor. Bakışlarım eriyor sen estikce, soğudukca yanıyor ve üşüyorum. bıraktığım sigaram yok artık. Gözlerine bakıp uyuşturuyorum beynimi.

 

Trajedilerle dramlar karışmış hayatıma, seni beklerim varmak için sonsuzluğa. Gölgemle, kendim arasındaki dikişlerim attı sen yokken. Terziyim, dikemem kendi söküklerimi. Sana ihtiyacım var, pürüssüz teninden ipliklere.

 

Hayatımı tiyatroya bağladım, sensiz bir ağıt yakar sahnede dertli bir sevdalı. Seninle hayat bir masal, her masalda olduğu gibi mutluluk var içimde. Yakarışlarım, bastığım bu tuşlara, 1 yılın çok çabuk geçmesi adına..

 

Ey habibim, ey sevgilim, ey yarim. Düşürme beni çöllerine. Düşürme beni bir damla suya muhtaç hale, kaldıramadığım şu dünyanın üstüne bir dünya daha ekleme. Gidersen dökülür tüm yapraklarım. Şarkılarım yok...

 

Bir tını yakalayıp, sana iyi geceler diliyorum. Bu bir yakarış, değil seni bulmak adına, beni bırakmaman, benden gitmemen adına bir haykırış.

 

Yok oluşlarım senin ellerinde...

Ve gözündeki sevginin bana hoşçakal demesinde...